Gençlerler Hasbihal 1 -ÖMRÜN BAHARI-

Bu konu Serare tarafından 9 sene önce açıldı, 153 kere okundu ve 4 Cevap verildi.
Serare
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 32
Yanıt Sayısı: 176
9 sene önce

Ömür, sınırlı bir imtihan müddetidir. Bir sefere mahsus verilen ve tekrarı olmayan bir mühletten ibârettir. Zira dünyaya tekrar gelme imkânı olsaydı, ilâhî imtihanın sırrı ve mantığı ortadan kalkardı.Ömür de, ölüm de bir sefere mahsus olduğundan, hayat nîmetini Hakkʼın rızâsına göre değerlendirmek ve sâlih ameller işleyip ölümü hazırlıklı olarak karşılamak îcâb eder. Âyet-i kerîmede buyrulur:“O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)ÖMRÜN BAHARI; GENÇLİKBununla birlikte, kundak ile tabut arasında, inişli çıkışlı, değişen şartlar ve sürprizlerle dolu bir yolculuk olan hayatın âdeta bahar mevsimi de “gençlik”tir. Çünkü gençlik; çalışkanlık, zindelik, cesaret, metânet, heyecan ve kuvvet mevsimidir. Bu sebeple, hayatın en bereketli ve en mühim çağıdır.Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gelişmesini, gücünü, kuvvetini) tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yâsîn, 68) buyuruyor.Üstelik herkesin uzun yaşayacağına dair bir garantisi de bulunmuyor. Ömür kandili gençlik çağında, hattâ daha erken de sönebilir. Nitekim bir kabristanı dolaşan herkes, orada kendi yaşında veya kendisinden de genç yaşta vefât etmiş birçok kimsenin kabrine rastlayabilir.Mevlânâ Hazretleri buyurur:“Gençlik çağı, yemyeşil, ter ü tâze bir bağa benzer. Bol bol meyveler verir. İhtiyarlıkta ise beden, çorak toprak gibi gevşer, dökülür. Çorak bir tarla*dan da hiçbir vakit hoş bir bitki yetişmez.”Cenâb-ı Hak, insanın gençlik devresine ayrı bir güç-kuvvet lûtfediyor. O devre geçtikten sonra ise âdeta bir sonbahar mevsimi başlıyor. Vücut şâkulünden kayıyor. Zihnî kapasitede azalma, kâbiliyetlerde ârızalar başgösteriyor. Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyet-i kerîmede bu hakîkatleri hatırlattıktan sonra; “Hiç düşünmüyorlar mı?” diye soruyor. Yani hayatımıza dâir ciddî bir tefekkür iklîmine girmemizi arzu ediyor.Hayat nîmetini iyi değerlendirip ebedî yolculuğa vicdan huzuruyla çıkabilmek içinse, evvelâ gerçek huzur ve saâdetin, ilâhî hakîkatler ışığında bulunabileceğini kavramak gerekir. Yanlış adreslerde ve bâtıl felsefelerin çıkmaz sokaklarında vakit kaybetmemek îcâb eder. Zira sınırlı ve ne zaman biteceği meçhul olan fânî ömürde, her hakîkati deneme-yanılmayla, düşüp-tekrar kalkmayla bulmamıza imkân yoktur. Üstelik ecel, kişiyi yanlışlara düşmüş bir hâlde iken de yakalayabilir. Bu ise bir daha geri dönüşü ve kurtuluşu olmayan sonsuz bir felâket demektir.

Serare
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 32
Yanıt Sayısı: 176
9 sene önce
İnsan dâimâ huzur ve saâdeti arar. Fakat Mevlânâ Hazretleriʼnin tâbiriyle; “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.” Beşeriyet de, kendi nâkıs aklına aşırı güvenerek iki cihan saâdetinin yegâne rehberi olan ilâhî hakikatlerden uzaklaştıkça, tıpkı iki eliyle yaptığı âciz putlara tapınmak gibi bir sapıklıkla, kendi ürettiği sistemlerin esiri olmuştur. Bir ara komünizm ve sosyalizmin zulmü, ruhları kasıp kavuruyordu. Komünizm, rejimini tam 20 milyon kelle üzerine kurdu. Ama 240 tümen askeriyle Rusyaʼda bir günde çöktü gitti. Tahrif edilmiş ve aslından kopmuş hristiyanlık ve mutaassıp kiliseye duydukları aksülâmeli ifrata götürerek, ilerleme ve terakkîyi umûmî mânâda dinden kaçışta gören Batı, mâneviyat ve ahlâktan uzak, materyalist, pozitivist ve pragmatist bir zihniyete bürünerek, makineyi baş döndürücü bir hızla terakkî ettirdi. Kurduğu dev makine sanayiinin hammadde ihtiyacını karşılamak için de dünya çapında bir sömürü düzeni meydana getirdi. Ten plânına dâir ve nefsin rahatını temin yönünde büyük kolaylıklar keşfedildi. Fakat ruhlar ihmâl edildi. Bu sebeple teknik gelişmeler, insanlığa huzur ve saâdet getirecek bir medeniyet inşâ edemedi. Teknik ve makine medeniyetine duyulan şuursuz ihtiras, mâneviyattan uzaklaşan insanın ruh dünyasını daha da alt üst etti. Bugün insanlık, ekseriyetle sekülerizmin pençesinde bir hayat yaşıyor. Dünyevîleşme ve maddiyatçılıkla birleşen globalleşme, âdeta büyük bir fırtınaya dönüşerek bütün dünyayı istilâ etmiş bulunuyor. Artık sınırlar, mesâfeler de eskisi gibi değil, herkes birbirine çok yakın. Ağrı Dağıʼnın eteğindeki bir kulübede yaşayanla, dünyanın en hareketli şehrinde yaşayan, neredeyse aynı duruma geldi. Televizyon ve internet dediğimiz vâsıtaların girmediği yer kalmadı. Ne yazık ki, bu vâsıtalarla yapılan yayınların çoğu da, insanın iç yapısını çürütüyor, eritiyor, boşaltıyor, yerine kendi dünya görüşünü ve kıymet hükümlerini dolduruyor. Global kültür ve moda akımlar, sürekli nefsânî arzuları iştahlandırıp tüketimi teşvik ediyor, insanı oburlaştırıyor. Neticede insanı âdeta uzaktan kumandalı bir robot hâline getirerek yönlendiriyor, şekillendiriyor, kalıptan kalıba koyuyor.
Serare
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 32
Yanıt Sayısı: 176
9 sene önce
KİM DAHA MESʼUT? Rahmetli Nurettin Topçu (v. 1975) hocamızdı. Bize bir gün bir soru sordu: “‒Çocuklar!” dedi; “Dünkü insan mı daha mesʼuttu, bugünkü insan mı?” Biz de: “‒Hocam tabiî ki bugünkü insan daha mesʼut.” dedik. “‒Niye oğlum?” deyince biz de: “‒Bugünün insanı eskilerin üç aylık yolunu üç saatte gidiyor. Eskiden bir hanım, çamaşırı teknede yıkar, bu iş yarım gününü alırdı. Şimdi ise çamaşır makinesinde kolayca yıkıyor…” şeklinde birtakım gerekçeler bildirdik. Hoca ise itiraz etti: “‒Makinenin terakkîsi, insanın rûhunu allak bullak etti. Amerika 1944ʼde iki atom bombası patlattı, iki şehri kömür etti çıktı. Toprağı kömür etmeye hakkı yoktu kimsenin…” dedi. “Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve nebâtâtı katletmeye hiçkimsenin hakkı yoktu… Velhâsıl eski insan bu kadar zâlim değildi. Çektiği meşakkatlere rağmen bugünün insanından çok daha mesʼuttu. Çünkü insan rûhunu felce uğratan materyalizmin demir pençesi yoktu o zamanlar…” şeklinde uzun uzun izahlarda bulundu. Günümüzde de makinenin terakkîsi ile meydana gelen icatlar medeniyet zannedilmekte, ruhsuz bir demir parçası olan makineden medet umulmaktadır. Maddiyâtın gücüne dayanan ham nefisler, kendi huzur ve saâdetini, her şeyin üstünde tutacak bir egoizme, bencillik ve enâniyete sürüklenmektedir. Böylece âdeta şu âyet-i kerîmelerin târif ettiği bedbahtlığa misal teşkil etmektedir: “(Vay hâline) o (kimsenin) ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.” (el-Hümeze, 2-3) Bu hâl, insanın en vahim zaaflarından biridir. Zira îmânın bahşettiği sağlam bir irâdeye sahip olmadığı için, nefsânî ihtiraslarına yenik düşen bir kimsenin elindeki mal-mülk, ona hizmet etmek yerine, onu kendisine hizmetkâr eder. İnsan, kendisinin emrine verilmiş olan dünyanın, farkına varmadan bir kölesi hâline geliverir. Sahibi olduğunu zannettiği maddenin şuursuz bir kölesi olmak ise, insanın rûhunu sinsice zehirler. Öte yandan mânevî ve ahlâkî değerlerden uzak bir ruhla gerçekleştirilen teknik ilerlemeler ve makinenin terakkîsi, kapitalist sistemin önünü açtı. Aslında kapitalizm ilk önce; “Rekâbet olacak, herkes daha kalitelisini üretecek, daha ucuza satacak.” gibi düşüncelerle doğdu. Böylece istikbâlde yapacağı zulmü perdeledi. Zira kapitalist sistem de, sermâyeyi elinde tutan bir grup insanın nefsânî ihtiraslarını palazlandırırken, omuzlarına basarak yükseldikleri büyük kitlelerin sömürülüp ezilmesine sebep oldu. Eskiden maddî bakımdan vasat, yani orta hâlli insanlar çoktu. Bunlar giderek azalmaya başladı; çok varlıklı zümreler veya çok yoksul kitleler ortaya çıktı. Zengin ve fakir arasındaki mesâfe açıldıkça açıldı, âdeta bir uçuruma döndü. Mâneviyattan uzak güçlülerin daha çok kazanma ihtirâsı arttıkça, insaf ve merhamet duyguları narkoze olmaya başladı. Zâlim insanlar tröst ve karteller oluşturarak maddî bakımdan çok daha güçlü, rûhen ise çok daha sefil bir hâle geldiler. Toplumdan yükselen; “acıyın bize” feryatlarını, muzdariplerin iniltisini duymaz oldular. Hani çocukların bir oyunu vardır; “altta kalanın canı çıksın”, derler. İşte kapitalizmin ağına düşmüş toplumlardaki manzara da aşağı-yukarı böyledir. Afrikaʼda kapitalizmin çirkin yüzünü ve acımasızlığını en bâriz bir şekilde görmekteyiz. Büyük güçler, girdikleri memleketin bütün servetini sömürüyor, halkını birbirine düşürüyor, fakat oraya bir su kuyusu bile açmıyor. Makine terakkîsinin gücünü, hammaddesini oradan alıyor, fakat geriye hiçbir şey bırakmıyor. Halk, sefâlet içinde yaşıyor, sürekli birbiri ile çatışıyor. Ruhlar boşaltılıp güç odaklarının telkinleriyle dolduruluyor. İşte kapitalizmin getirdiği bu gibi zulüm manzaraları, insanlığın rûhunu felce uğrattı. Şüphesiz ki bu zulüm çarkının mevcûdiyeti, günümüze mahsus da değildir. Tarihte de vardı, fakat o zamanın teknik imkânları sebebiyle daha basit, daha mevziî ve daha sınırlı idi. Meselâ Timur, dört bin kilometrelik yoldan niçin Ankaraʼya kadar geldi? Tamamen nefsânî bir güç gösterisi için... “Dünyada benden güçlü kim var? En güçlü benim!” şeklinde nefsânî bir iddiâyı ispat gayretinden dolayı… Çünkü ihtiraslarına yenilen insan, dünyaya geliş hikmetini unutuyor ve “ben” diyerek kendi nefsini tanrılaştırmaya başlıyor, nefsinin putperesti oluyor. Nitekim zâlim Timur, ardında kan, irin ve gözyaşı bırakarak geçtiği her yerde zâhiren ne kadar kudretli(!) olduğunu göstermiş olsa da son nefesini büyük bir zulüm ve hüzün gölgesinin altında verdi. Zulmüyle meşhur olan Haccâc-ı Zâlim de büyük saâdet terennümleri ile ölmedi. Bugün insanlık onlara mâtem tutmuyor. Tarih sayfaları da onları takdir ve tebessümle yâd etmiyor. Kapitalizmin kıskacındaki toplumların durumu da bir bakıma bundan ibârettir. Gücü elinde tutan hasta ruhların acımasızlığı, büyük kitleleri sefâlete mahkûm etmektedir.
Serare
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 32
Yanıt Sayısı: 176
9 sene önce
TOPLUMDA HUZUR VE SAÂDET Bugün bilinmelidir ki insanlığın aradığı huzur, ne makineleşmede, ne de maddî terakkîdedir. Zira bunların ne insafı vardır, ne vefâsı, ne sadâkati, ne muhabbeti, ne de vicdânı... Asrımız toplumlarının sıkıntısı; her sahada makineleşip zâhiren gelişirken rûhen yalnızlaşıp zayıflamaktan, mârifet, hikmet, merhamet, insaf, izʼan, vicdan ve gerçek aşka vedâ etmekten kaynaklanmaktadır. Bilhassa bugünkü Batı âlemi, maddî ihtiyaçları tahrik neticesinde ulaştığı refâha rağmen, rûhî buhranlara sürüklenmekten kurtulamamıştır. Fuhuş, alkol ve uyuşturucu iptilâsı ile intihar nisbetinin insanlık tarihinde görülmemiş bir seviyeye ulaşması, bu rûhî sefâletin apaçık bir göstergesidir. Her türlü maddî doymuşluğa rağmen, rûhî açlık, ahlâkî ve insânî değerleri zaafa uğratmakta ve korkunç bir hâl alan silâh sanâyii ile materyalist dünya, sonunda kendi kendini sokup öldüren bir akrep gibi, fecî bir âkıbete doğru sürüklenmektedir. Bu sebeple gönlü îman dolu müslüman gençlerin, onların maddî refâhına aldanarak rûhî buhran içindeki hayat tarzlarına hayran olmaları son derece tehlikelidir. Bu durum, sıhhatli bir kişinin hastaya özenip onu taklit etmesinden farksızdır. Dolayısıyla gençlerimiz, yanlış his, fikir ve fiillerin girdabına kapıldıktan sonra kurtulmaya çalışmak yerine, daha en başından itibâren, maddeyi mânâ ile mezceden kendi medeniyetimizin asil prensiplerine sarılmalı; dînî ve millî kimliklerini yeniden keşfetmeye çalışmalıdırlar. Unutmamak lâzımdır ki bizi kurtaracak olan ruh; bize Hira, Sevr ve Vedâ Hutbesiʼnde bırakılan mukaddes mirastır. Asıl saâdet, bu mukaddes mirasa aşk ve şevk ile sahip çıkarak zaman ve mekânı, Kurʼân ve Sünnetʼin rûhâniyeti ile doldurabilmektir. İnsanoğlu ancak, ebedî saâdet rehberi olan Kurʼân ve Sünnet ölçüleriyle yoğrulabildiği takdirde rûhen huzur bulabilir. Nitekim câhiliye insanı da Kurʼân ve Sünnetʼle feyizlenerek rûhî saâdete kavuştuktan sonra bir “Asr-ı Saâdet” toplumu meydana getirebilmişlerdir. Devam edecek…
Serare
Üyelik Zamanı: 9 sene önce
Konu Sayısı: 32
Yanıt Sayısı: 176
9 sene önce
Günümüz insanı, büyük bir mânevî boşluk ve rûhî tatminsizlik içerisinde yaşadığından, pek çok psikolojik hastalıklarla karşı karşıya kalmaktadır. Nitekim günümüzde en çok revaçta olan klinikler de bu saha ile ilgili olanlardır. Hâlbuki Asr-ı Saâdetʼe baktığımızda herhangi bir psikolojik rahatsızlık vakasıyla karşılaşmıyoruz; gelen rivâyetlerde böyle bir kayda rastlamıyoruz. Hadîs-i şerîflerde maddî hastalıklardan bahsedilip tedâvisine dâir bâzı tavsiyeler naklediliyor. Fakat rûhî bunalımın getirdiği bir hastalık bildirilmiyor. Zira Asr-ı Saâdet toplumunda ilâhî hakîkatlerle yoğrulup olgunlaşan ruhlar, hayatın en zor şartlarına bile mukâvemet edebilecek bir kuvvet, dirâyet ve metânet kazanmıştı. Aşkla yaşanan îmânın öğrettiği rızâ, tevekkül ve teslîmiyet hâli, müʼminleri bütün dünyevî sıkıntıları aşabilecek bir ruh kıvâmına ulaştırmıştı. Bunun içindir ki müʼmin gönüller, fânî hayatın acı-tatlı bütün tecellîlerini ilâhî bir imtihan olarak görüyor ve her hâlükârda; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” diyerek Cenâb-ı Hakkʼa büyük bir tevekkül ve teslîmiyet gösteriyorlardı. Atâullah el-İskenderîʼnin şu niyâzı, bu hâlet-i rûhiyeyi ne güzel hulâsa eder: “Yâ Rabbi! Senʼi bulan neyi kaybetti; Senʼi kaybeden neyi buldu?!” Bağdatʼta asıldığı darağacında taşlanırken bile rûhî muvâzene ve vecd hâlini kaybetmeyen Hallâc-ı Mansur; “Yâ Rabbi! Benden evvel beni taşlayanları affet…” diyebilecek kadar mânevî huzur içinde idi. Çünkü o, Allâhʼa dayanıyor, Oʼna güveniyor, gücünü Hakʼtan alıyordu. Bunun içindir ki rûhî bir zaafla bedduâya yönelmiyor, tıpkı Tâifʼte taşlanan Efendimizʼin kendisini taşlayanlar için hidâyet niyâzında bulunması gibi, o da her hâlükârda Hakkʼın rahmetine ilticâ ediyordu. Yine Roma sirklerinde arslanlara parçalatılan ilk Îsevîler, büyük ateş çukurlarına atılan Ashâb-ı Uhdûd, kolları ve ayakları çaprazlama kesilip hurma dallarına asılan Firavunʼun sihirbazları da Allâhʼa tevekkül ediyor, güçlerini Allahʼtan alarak canları pahasına îmanlarını koruma mücâdelesi veriyorlardı. İşte dünya ve âhirette huzur ve saâdetin özü, gücünü Allahʼtan alabilmenin yoluna girebilmektir. Bilhassa gençliğin en büyük meziyeti, bu îman kuvveti olmalı ki, önündeki yollar açılsın. Günde beş vakit kıldığımız namazların her rekâtında tekrar ettiğimiz; “اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ : Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senʼden yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5) âyetinin muhtevâsına girebilen bir insanın gözünde, bütün dünya kederleri küçülecektir. Cemil Meriçʼin güzel bir tâbiri var: “Namaz, psikiyatrik bir tedavidir. Çünkü namaz kılan, kendini yalnız hissetmez. O en büyük güce bağlıdır. O gücün inâyeti içindedir. Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz.” der. Gerçekten de namazını tâdil-i erkân ile kılabilen bir insanın rûhî rahatsızlıklara uğraması düşünülemez. Zira namaz, kulun sonsuz kudrete hâlini ve muhtaçlığını arz ederek Oʼna sığınması ve Oʼndan yardım dilemesidir. Sonsuz bir kudrete lâyıkıyla güvenip dayanan bir kimsenin rûhu gerçek huzura erer. Namazlarını bu şuurla, kendini vererek, Cenâb-ı Hakkʼa mülâkî olurcasına bir huşû içinde kılabilen bir müʼminin rûhu, her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir. Hayatın iniş-çıkışları onun rûhî muvâzenesini sarsamaz. Bu sebeple namaza son derece dikkat etmemiz, ona vakit ayırmamız, namazı mecbûretiyet bertaraf eder gibi aralara sıkıştırmamamız, bilâkis hayatımızda namazın alanını genişletmemiz îcâb eder. Namazdan sonra bile Hakkʼın huzûrunda olduğumuz şuurunu sürekli kalbimizde taşımamız gerekir. Cenâb-ı Hak namaz üzerinde çok duruyor. Müʼminler için; “Namazı huşû ile, muhâfaza ederek ve dâimî olarak kılarlar.” buyuruyor. Yine böyle bir namazın -Kurʼânî ifâdeyle- “fahşâ ve münker”den, yani edepsizlik, hayâsızlık ve günahlardan koruyacağını bildiriyor. Yine Cenâb-ı Hak dâimâ kendisine duâ ve ilticâ hâlinde bulunmamızı istiyor. Furkan Sûresiʼnin son âyetinde; “(Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve) duânız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?..” buyuruyor. Onun için duâ çok mühimdir. Dâimâ duâ halinde olmalıyız. Yegâne sığınak, barınak ve dayanağın Cenâb-ı Hak olduğunu unutmamalıyız. Nitekim yüksek ruhlar, dâimâ duâ hâlinde yaşarlar. Duâda rûhu dolduran, ilâhî rahmetin ümididir. İsteriz ki Sonsuz Kudret bize merhamet etsin ve üzerimize lûtfunu ihsan buyursun. İlâhî rahmetin ümîdi gönüllerde bir sevdâ hâline gelince, duâ da en yüksek keyfiyetine ulaşmış olur. Bu hâl, takvânın neticesidir. Gözyaşı ve ilâhî rahmetin buluştuğu bir duâ, kevser*lerin en tatlısıdır. Hak âşıkları o kevserin kenarında söyleşir, yanık yürekler onun serinliğiyle ferahlar, yorgun gönüller onu içtikçe dinlenip huzur bulur. Oruç ibâdeti de bizlere nîmetlerin kadrini hatırlatarak muhtaçların hâlinden anlamamızı telkin eder. Yani orucun verdiği ilk ders, merhamet dersidir. Merhametsizlikle tıkanan kalplerin damarlarını oruç açmaktadır. Zira açın hâlinden aç olan anlar. Nitekim Mısır’da şiddetli kıtlığın hüküm sürdüğü günlerde Yûsuf u’a şöyle sordular: “–Sen, devletin hazinelerine hükmeden bir idârecisin. Neden kendini aç bırakıyorsun?” O ise şu cevabı verdi: “–Karnım tok olursa açların hâlini anlayamam diye korkuyorum!” Zira İslâm ahlâkının en mühim esaslarından biri; diğergâmlık, yani din kardeşlerinin dertleriyle dertlenmektir. Bu meyanda her müʼmin ictimâîleşmek mecbûriyetindedir. Ferdiyetçilik, egoistlik, bencillik, hodgâmlık, bir müslümanın ahlâkı olamaz. Müslüman, kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna çalışmaktan geçtiğini bilen, din kardeşinin huzuruyla huzur bulan, hüznüyle mahzun olan, diğergâm, merhametli, fedâkâr insandır. Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Şems -kuddise sirruh- bana bir şey öğretti: «Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.» Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..” Merhamet, îmânın ilk meyvesidir ve bir müʼminin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. Bu sebeple Allâhʼın rızâsını arayan ve yakınlığını isteyen bir müʼminin merhametsiz olması düşünülemez. Cenâb-ı Hakkʼın Kurʼân-ı Kerîmʼde en çok zikredilen esmâsı da; “Rahmân ve Rahîm” esmâsıdır. Güneş için ısıtmamak nasıl imkânsızsa yüksek ruhlar için de insanlara acımamak o şekilde imkânsızdır. Zira merhamet, gerçek müʼminlerin tabiat-ı asliyesidir. Merhamet, insanlığımızın şâhididir ve bizi kalp yoluyla Allâhʼa götüren ilâhî bir cevherdir. Merhametsiz insan, en büyük hazineyi ve ebedî saâdetlerin kapısını açan anahtarı kaybetmiş demektir. Merhamet ve fedâkârlığın en büyük göstergesi ise, Allah yolundaki hizmet ve gayretlerdir. Bunun tipik bir misâlini Bahâuddîn Nakşibend Hazretleriʼnde görüyoruz. O büyük Hak dostu, intisâbının ilk yıllarında, nefsini terbiye edip gurur ve kibrin zıddı olan “hiçlik hâli”ne ulaşmak için, hasta ve muzdarip insanlara, sahipsiz, yaralı hayvanlara hizmet etmiş, onlara sahip çıkmış, hattâ insanların geçeceği yolları temizleyerek kâbına varılmaz bir hizmet hayâtı yaşamıştır. İşte bu gönül kıvâmıyla ve nefsini aşarak mahlûkâta hizmet edebilmek, Hakkʼın rızâsını aramanın en güzel yollarından biridir. Bu ise kâmil ruhların zaferidir. Öte yandan cömertlik de müʼminlerin alâmet-i fârikasıdır. Müʼmin, zengin de olsa, fakir de olsa ganî gönüllü ve fedâkâr insandır. Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerîmede infâkı emrederek müʼminleri maldan ve candan fedâkârlığa dâvet etmektedir. Allah rızâsı için infâk edilen zekât ve sadakalar, toplumda zengin ile fakir arasındaki husûmeti bertaraf ederek din kardeşliğinin pekiştirilmesine de vesîle olur. İctimâî huzur ve yardımlaşma duyguları gelişir. Dolayısıyla sıhhatli ve sağlam bir toplum yapısının teşekkülüne zemin hazırlar. Cemil Meriç der ki: “Oruç, (zekât ve infak) gibi ibadetlere devam eden bir toplumda sosyolojik patlamalar olmaz. Bunun sonucunda büyük buhranlar yaşanmaz, zulüm olmaz.” Şu iki misal, İslâm ahlâkının bir topluma kazandırdığı huzuru ifâde bakımından ne kadar câlib-i dikkattir: Elie Kedourie’nin kaleme aldığı, Osmanlı’nın son döneminde İngiltere’nin Orta Doğu politikasına dâir kitabın bir ekinde anlatıldığına göre, 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık başgöstermişti. Bunun üzerine İngilizler, kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlı’ya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma neticesinde müşâhede ettiği gerçek, son derece ibretli idi. Raporda deniliyordu ki: “Burada kıtlık var, ama açlık yok! Çünkü herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık, açlığa dönüşmüyor. Netice itibârıyla böyle güçlü bir ictimâî yapı içinde kıtlıktan hareketle isyan çıkarmak imkânsız!..” Meşhur seyyah De la Motraye de şöyle der: “Osmanlı ülkesinde birisinin evi yanıp bütün âile efrâdının dünyâlık nâmına nesi varsa hepsi kül olup gitse bile, diğer toplumlarda görülen kadın hıçkırıkları ve çocuk ağlamaları onlarda görülmez. Bütün servetleri böyle yok olmuş kimselerde Allâh’ın takdîrine karşı tam bir tevekkül ve teslîmiyet görülür. Hayırsever ahâli, ona derhal evin yeniden inşâ edilip döşenmesine kâfî gelecek miktarda, hattâ bâzen lüzûmundan fazla yardımda bulunur.” Bu sebeple Yaratanʼdan ötürü yaratılana merhamet, şefkat, fedâkâr*lık ve hizmeti tabiat-ı asliye hâline getirebilen fertlerden oluşan bir toplumda rûhî buhranlar, maddî sıkıntılar, geçimsizlikler, çatışmalar, yerini huzur ve sükûna terk eder. Nitekim eskiden vakıflar, halkın maddî sıkıntılarına; tekkeler ve dergâhlar da mânevî problemlerine çâre oluyordu. O müesseseler, bir tür rehabilitasyon merkezi vazifesi görüyordu. İşi bozulan, evde âilesi ile sıkıntı yaşayan, herhangi bir problemi olan oraya gidiyor, orada mânen tedâvi görüyordu. Dergâhın sohbetiyle, zikriyle, rûhâniyetiyle huzur bulup dönüyordu. Günümüzde maalesef bu gibi mânevî tesellî imkânları azaldığı için stres artıyor, insanlar saldırganlaşıyor. Velhâsıl, gönlünü bütün mahlûkâtın huzur bulacağı bir rahmet dergâhı kılabilen, hizmet ve gayret ehli, vakıf insanlara bilhassa zamanımızda çok daha büyük bir ihtiyaç bulunuyor. İnsanlık, geçmişte olduğu gibi bugün de maddî-mânevî yaralarına lûtuf merhemi olacak kâmil insanları arıyor… Cenâb-ı Hak, bütün niyet ve amellerimizi kendi rızâsıyla telif eylesin! Elimizden, dilimizden ve gönlümüzden bütün insanlık müstefîd olsun; huzur, saâdet, selâmet ve hidâyet bulsun! Âmîn...
Cevap Eklemek için Giriş Yapmalısınız.
  • 21640 Kayıtlı Üye
  • 16458 Konu
  • 144100 Cevap
  • Son Üye ulusis
Forumda Kimler Online (Şu anda 1 kişi Online)
  • ADMINISTRATOR (3)
  • SÜPER MODERATÖR (9)
  • MODERATÖR (1)