Gizli İlimler Sitesi  

  -  
Go Back   Gizli İlimler Sitesi > LAHUTİYE GİZLİ İLİMLER > Simya İlmi

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Simyada Elementlerin Özellikleri paylaşımcı Simya İlmi 2 19-08-13 10:23

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 28-07-11, 02:21   #1 (permalink)
ÜYE
 
Üyelik tarihi: 28-07-11
Mesajlar: 69
Konular: 57
paylaşımcı is an unknown quantity at this point
Standart İçsel Simyada Gelenekler

İçsel Simyada Gelenekler

bukadar uzun konuyu okuyana helal olsun


Bazı otoriteler simyanın esasen ilk kez Çin’den gelip batıya yayıldığı konusunda ısrar ederler, başkaları ana yurdun Mısır olduğunu öne sürerler. Ayrıca, Mezopotamya’nın da menşei olduğu ortaya atılmıştır. Diğer yandan, bazıları aynı kavram ve görüşlerin aynı anda birbirinden bağımsız olarak farklı kültürlerde ortaya çıktığını savunmuştur. Ancak, Çin Simyasının en temel kavramlarından biri olan Hayat İksiri, Batı toplumunda on ikinci asırdan evvel hiç söz edilmemiştir. Milattan sonra ilk birkaç asırda Çin ve İskenderiye arasında ticaret yolları vardı ve bu dönüşüm kavramının Çin’den gelen ziyaretçiler tarafından getirildiği yöndeki tezi desteklemektedir. Aynı şey Hint Tantrik – simya öğretileri için de geçerlidir. Hindistan ve Akdeniz dünyası ile erken çağlarda bazı alışverişler olasıdır, zira Kadüs sembolü hem M.S. 300 yılında Hermetik Külliyatında (Corpus Hermeticum), hem de Rig Veda kutsal metinlerde bir Dravidyan sembolü olarak görmekteyiz. Bu da M.Ö. 6 bin yıl önce Anadolu’da Çatal Höyük yerleşimleri ve Kuzey Hindistan’da Mehrgath arasında bir kültür alışverişini ima etmektedir. Ayrıca Hintçe’de “Şakti” ve Mısır tanrıçası “Sekht”, “Sekmet” ile bir benzerlik görmekteyiz. Aynı şekilde, Mısır dilinde çocuk olarak Horos tanrısı anlamına gelen “Khart” ile Hintçe’de güneş tanrısının oğlu anlamına gelen “Kartikeya” arasında bir benzerlik vardır. M.Ö. 500 ile M.S. 200 yılları arasında Mısır’da farklı kültürlerin kaynaştığı bir yerdi ve Sir Flinders Petrie’nin vurguladığı gibi M.Ö. 500 yılında Mısır’ın Memphis şehrinde bir Hint koloni vardı, ve gerek o sıralarda ve daha önceleri daha başka yerlerde de Hint kolonileri bulunması olasıdır.

Daha sonra İskenderiye sadece kadim dünyanın en büyük kütüphanesinin bulunduğu yer değil, aynı zamanda Doğu ve Batı arasında önemli bir buluşma yeriydi. Budist Jataka’lar Hint tacirlerin ve düşünürlerin İskenderiye gittiklerini anlatır. İskenderiye’deki Therapeutae’ların Budizm’den etki aldıklarından söz edilmiştir. Hatta Gül Haç manifestoları bile “Hindistan’da Ganges nehrin karşısındaki toplulukların sırları”ndan söz eder. Bu da olası olarak ayrıca Fratres Lucis diye bilinen ve Alman Altın Gül Haç Cemiyetinden ayrılan Asya Kardeşlerinden Cagliostro tarafından toplanan bilgilerin erken 20nci asırda bir çok okültistlerin bir şekilde üye oldukları Memphis ve Misraim gibi majikal ritüel hareketlerde bulunmasını açıklamaktadır.

Amaç, beşeri bedenden, küçük ilahi kıvılcımı (pneuma) içine düştüğü maddeden ayrıştırmaktır. Bu ayrışım “ihtişam bedeninin (yeniden) inşasına meydan vermektedir. Perugia’lı bir hekim olan ve yakın tarihte İtalya’da yeni bir majikal hareketinde kilit bir eleman olan Francesco Brunelli (1927-82), sisteminin üst derecesine varanlara ayrılmış bir yazıtta şöyle yazmıştır: “Güneş riti içimizdeki Tanrının beden ve kanını içerir.” Burada rit etkiliyse, “Eğer ruhun ışığına ulaşırsak güneşi yeriz.” Kendinizle çiftleşiyorsunuz, dolayısıyla içinizde bebek doğacak ve o bebek zamanla yetişkin olacak yeni sen olacak – ihtişam bedeni içinde yeni insan. İnisiye, “esas haline dönüşü (insan, insanüstü veya ilahi haline dönüş)” gerçekleşecektir ve bunu dıştan gelen yardımla değil, “kendi gücüyle, içinde ortaya çıkması gereken ilahilikle, içindeki altınla” yapar. Bu metin, Doğu Asya ve Çin tarafından da ayrıca etkilenen Hint Tantra’lardan adeta bir alıntı olabilir.

Kendini feda eden yaratıcı Prajapati’nin çürümüş bedeni tekrar bütünlüğe kavuştuğu Satapatba Brahmana Vedik Ritüelinde, adhvaryu rahip şöyle seslendi: “O Prajapati’dir, O Agni’dir, o altından yapılmıştır, zira altın ışık ve ateştir, ölümsüzlüktür.”

Brahmana yazıtların hazırlanmasından birkaç yüzyıl sonra, Hint düşüncesinde bir evrim oluşacaktı, insanların da kurbanı içselleştirebileceği ve böylece dışsal kurban mekanizmasını yan geçebileceği düşüncesi ortaya çıktı. Ayrıca Upanişad yazıtların tüm gnostik ve ikilem karşıtı temalarına temel oluşturacak bu içsel dönüş bedensel dönüşüm için bir dizi tekniğin gelişmesinin tohumlarını ekmişti. Örneğin, Hatha Yoga uygulamaları. Burada kişinin bedensel sıvıları ve özellikle meni, içsel ateşin ısısıyla ve nefes dinamik rüzgar elementiyle özdeşleşmektedir.

Özellikle Atharta Veda yazıtında insanların yaşam sınırını (müddetsiz olarak) uzatmaya hedefleyen daha sonraki tıbbi ve simyasal geleneklerinin en önemli temellerini bulmaktayız.

Erken bir sırada Hatha Yoga’nın içsel dinamikleri “rasa-agni-vayu” Vedik üçleminin bir açık varyasyonu olan aysal (lunar, candra), güneşsel (solar, surya) ve dirilik (prana) öğelerin karşılıklı faaliyetleri olarak görülmeye başlandı. Daha sonraki Hatha Yoga kaynaklarında tam hakimiyeti gerçekleşmenin teknik yöntemi (sadhana) olarak samarasa kavramıyla karşılaşıyoruz. Bu kelimenin tam karşılığı “eşit rasa” veya “aynı rasa” anlamına gelir ve kullanıldığı sayısız sistemde bir “sıvısal denge” anlamına geldiği görülmektedir. Mutlaklığın verici ve alıcı akışlarının insan mikrokozmosunda dengelendiği bir durum. Nath Siddhalarının sistemlerinde söz konusu rasa, güneşsel ve aysal, eril ve dişil, spermalı ve kana ait “damlalardır” (bindu). Şiva ve Şakti ikilinin arasında bir denge gerçekleştirmek, jivanmukta’nın yeni, kurtarılmış, mutlak güçlü ve ölümsüz benliğin doğduğu”büyük damlayı” (Mahabindu) oluşturmaya eş değerdedir.

Çakra ve iç kanallar, Pradesh, Hindistan, 1820

Bu orijinal Upanişad sentezlerle birlikte geleneksel Hint tıbbın bilimsel disiplini Ayurveda yer almaktaydı. Bu dalda rasa terimin yeni ve önemli bir uygulaması çok erken bir tarihte ortaya çıkmıştı. Burada rasa sindirim işlevinin ilk sürecinin ürününe verilmişti: rasa, yutmadan önce tükürükle ıslatılan ve parçalanan yemek, chyle’di. Daha geniş bir anlamda Ayurveda terminolojisinde rasa bedensel sıvı olarak anlamını korumuştu. Bu gerek rasa’nın sularla olan Vedik tanımlanması, ve gerekse de her bir duyu organı ve duyu alanı beş Elementten biriyle eşleştiren ve yeni ortaya çıkmakta olan metafiziksel sistemleri yansıtmaktaydı. Samkhya felsefesinde su elementi rasa, tat duyusuyla eşleştiriliyordu. Bu kavram, Ayurveda’da her tadın su ve değişik orantılarda diğer dört kaba elementin birleşimiyle meydana geldiği altı tat rasası sistemine dönüştü – tatlı, asitli, tuzlu, yakıcı, acı ve keskin. Bu Ayurvedik kavramdan Hint klasik estetik teorisi – rafine seyircinin drama, dans ve edebiyattaki çiğ duyguları uygun rafine rasalara yorumladığı tat (rasa) anlayışı — birkaç asır sonra gelişmişti.

Rasdyana (“rasa yolu”) Hint tıbbın yedinci dalı (anga) bütün Ayurveda şifa sistemlerinin en prestijli olanıdır. Bedeni entegre bir bütün olarak ele alıp evrensel makrokozmosun mikrokozmik bir yansıması olarak kabul eder. Prestiji ayrıca vaat ettiği sonuçlarda yatar: rasdyan, klinik uygulamayla iksirlerin içimini karıştıran uzun ömür amaçlayan bir gençleştirme terapisidir. Caraka Sambita eserinde yazdığı gibi “Uzun ömür, güçlendirilmiş hafıza ve zeka, hastalıktan serbest olma, sağlıkla bir parlama, güzel cilt, derin güçlü bir ses, diri beden organları, kuvvetli duyusal algılama, isteklerinin yerine gelme gücü, itibar, güzellik — bütün bunlar rasayana ile elde edilebilir. Rasayana denilir çünkü bedendeki rasa ve diğer maddeleri yeniler.”

Aynı Ayurveda kapsamında, çoğul olarak rasayana’lar rasayana terapide hekimin kullandığı iksirlerdir ve rasayana bu tema içerisinden simya için kullanılan Sanskritçe bir terim olarak ortaya çıktı. Burada “rasa yolu” rasa cıva yolu olarak geçiyordu, çünkü Siva’nın menisi veya sıvısı olarak rasa, mükemmel dönüşüm aracı cıva ile özleştiriliyordu. Rasayana’nı diğer bir “simya” öncesi kullanımı, hem Hindu, hem de Budist kaynaklarında M.S. 2. asra dek simyasal ve bedensel dönüşümün doğa üstü gücü (siddhi) için kullanılan rasayana bileşimiydi. Bu erken kaynaklarda bu siddhiyi gerçekleştirmek için herhangi bir pratik yöntem (sahana) gözükmemektedir. Burada rasa – rasayana M.S. 1. asırda Hindu ve Budistler tarafından sekiz majikal güçlerin biri olarak gösterilmekteydi (bunlar birlikte sıralanmıştır, örneğin padalepa: uçma gücünü vermek için ayaklara özel bir merhemin sürülmesi).

Sadece onuncu asır ve sonrası simyasal Tantra’larla dönüşümün laboratuar yöntemleri genelde rasayana başlığı altında sistemli bir şeklide tartışılmaya başlandı. Aynı zamanda bu geç dönemde simya uygulayıcılara Rasa Siddha’lar ve simya doktrinine “Rasesvara Darsana” diye hitap edildiğin görüyoruz.

Siddha’lar konusunda ilk kez ayrıntılı bilgi vereni Güney Hindistan’ın Andhra bölgesinin güneyinde Tamil Nadu’da rastlıyoruz. Bu yedinci asır Tirumular, onsekiz Sittar’ların (Tamil geleneğinin Siddha’ları) ilki ve Sittar ekolunun kurucusu olmasına rağmen Siddha’lardan söz eder. Tirumantiram eserinde, Tirumular Siddah’ları şöyle tanımlıyor: “İlahi ışığı ve enerjiyi (şakti) yoga entegrasyonu (samadhi) ile içsel olarak yaşamış olanlar.” Sittar geleneği Tirumular’ın simyager Nandi’nin (kesvara) öğrencisi olduğunu kaydeder. Aynı isimde bir simyager on ikinci asır sonrası birkaç eserde adı geçerken, bunların hiç birinde yazdığı simya eserlerinden söz etmediği gibi onun efsanevi bir insan veya simyagerlerin tanrısından daha fazla bir şey olduğuna gösterecek ona addedilmiş ortada herhangi mevcut eser yoktur.

Hatha Yoga ve simya uygulamalarının bir sentesi olan Siddha simya tarafından desteklenen Tamil-Nadu’nun günümüzdeki geleneğini içeren Siddha tıp disiplinidir. Bu geleneklerin efsaneleşmiş on sekiz Sittar’ların mevcut simya eserleri yakın tarihli olduğu ortaya çıkarken, bu kişilere bağlı efsaneler bizi tekrar majikal simya literatürüne geri götürmektedir.

Siddha yolu birbiriyle ilintili üç yaklaşımı içermektedir, erotik mistisizm, hatha yoga ve simya.

İdrar yolu emmeyle ilgili Hatha Yoga tekniklerinde, erkek uygulayıcı tarafından vajroli mudra ile araya gelen cinsel sıvıların yukarıya doğru hareketleri penisin ucundan başın tepesine dek giden tek bir kanaldan hareket eder. Bu teknik konusunda bilgi iki Budist kaynakta mevcuttur. Bunlar beşinci asır Mahayanasutralamkara Sutra ve vajroli mudra olarak tanımladığımız şeyi “cinsi münasebet ürününü geri alma”, maithunasya paravrtti ve “özünü çıkarmak”, bcud len olarak açıklayan bir Tibet Budist simya kaynağıdır. Burada karışık eril ve dişil özlerini içeren bir damla sıvı sushumna kanalı ile yukarıya kafatası boşluğuna taşınır. Bu iki Budist metinde, uygulayıcı “varlığın çilesini çekmek”, samsara ve “çileyi ortandan kaldırmak”, nirvana arasında fark olmadığını idrak eder ve böylece büyük saadet vecdi (mahasukha) yaşar.

Bu iki Budist örnek eş anlamlarını vajroli mudra ile inisiyasyon işlevinin yoginin kafatası boşluğunda sonuçlandığı Hint Tantrik samarasa veya samarasay kavramında kavuşmaktadır. Bu terim samadhi ve diğer vecit halleriyle ile eşleşerek yüceltilirken, bu terimin somut ve orijinal anlamı samarasa’nın iki damlanın (bindus) karışımı anlamına geldiği Nath Siddha’lar kullanıldığı gözükmektedir. Bunlardan biri, güneşsel ve kırmızıdır ve Şakti olarak tanımlanır, diğeri aysal ve beyazdır ve Şiva ile eşleştirilir. Bir araya gelip büyük bir “beyaz-kırmızı nektar” damlası (mahabindu) yaratıklarında bir yogik zigot oluştururlar.

Bir güney Hintli simya kaynağı, Kongana 3000, (bindu olarak tanımladığı) erkek damlasını Siva ve Cıva ile ve (nada olarak tanımladığı) dişi damlasını Şakti ile eşleştirmektedir. Bunlar karıştırıldığı zaman kalpasadbanai denilen bir işlemle bedensel ölümsüzlüğü meydana getirirler: Bu “bedensel yenileme” anlamına gelen Natha Siddha’ların kayakalpa terimi ile eş anlamda kullanılır.

Yoginin eril ve dişil özlerinin karışımını içeren bu birleşmenin meyvesi, bu yogik işlevin sonucu olarak kaba fiziki bedenin “kabuğundan” çıkacak yeni, doğa-üstü, ölümsüz benlikten başka bir şey değildir. Bu yoginin mükemmelleştirilmiş elmas bedeni (siddha veya vajra deba), kaba unsurları yakıp arındırmakla ve ince unsurları rafine etmekle asli saflığına kavuşturduğu ölümsüz özüdür. Bu, adi metalleri altına dönüştürmek dahil, tüm yogi sidhalara (güçlere) sahip bir bedendir. Gorakhnath’ın ilk banis’in konusu: “Boş hücrede (kafatası boşluğu) bir çocuk gürültü yapıyor,” işte bu yeni benliktir.

Nagarjuna (M.S. ikinci asır), o zamanlar yeni doğan Budizmin Mahayana mezhebinin içindeki Madhyamika ekolunun Güney Hintli kurucusuydu. Çok sayıda eserler üreten bir yazar, “Bilgeliği Mükemmelleştirme Öğretisi” yazıtının yeni ufuklar açan Mahayana tefsiri Prajnaparamitasastra eserini yazmıştı. Efsaneye göre bu öğretiler Nagarjuna tarafından dünyaya bağışlanmadan binlerce yıldır Naga’ların [Kutsal Yılanlar] ara aleminde muhfaza edilmekteydi. Çin kaynaklarına göre büyük bir yılan (mahanaga) Nagarjuna’nın içinden Vaipulya (Mahayana) öğretilerini çıkardığı yedi kıymetli taşlı bir sandık açtılar. Daha sonraki Tibet öğretilerine göre o Naga’lar tarafından inisiye edilmişti (böylece ismini almıştı) ve onlardan mükemmel bilgelik metinleri altı.

Yine de, sadece geç dönem Tibet kaynaklarında Siddha Nagarjuna’ya bir simyager olarak atıfta bulunmaktadır. On dördüncü asır tarihçi Bu-ston’e göre Nagarjuna’nın ara kıtadan altın yapan bir iksir temin etmişti ve böylece Nalanda’yı kıtlıktan kurtarmıştı. Erken on yedinci asırda, Taranatha bu temayı ayrıntılı olarak açıklayıp şöyle yazmıştır: “Simya sanatının yardımıyla Sri Nalendra’da Mahayana doktrinin beş yüz öğretmenini besledi.” Tibet kaynaklarına göre Nagarjuna gurusu Siddhacarya Saraha-pa’dan Tantrik inisiyasyonunu aldıktan sonra, “özellikle rasayana olmak üzere başarı sağladı” ve sonuçta bedeni bir elmas kadar sert oldu (vajrakayasidddhi). Nagarjuna’ya atfedilen ve 12nci ve 13ncü asır arasında Tanjur’da Tibetçe’ye tercüme edilen 59 eser arasında hiç birinde simyasal konular yoktur. O halde, yedinci ve sekizinci asırda Nalanda’da yaşayan Nagarjuna’nın eğer simya uyguladıysa bu konuda hiç bir yazılı kayıt bırakmadığı varsayımında bulunmak gerekir.

Chudapanthaqka. 16ncı asır Tibet tangka’sı

Diğer yandan, Tibet mitolojisinde 84 Siddha Budist ve Hindu ermişler arasında “siddhi yarışmaları” nitelliğinde bir çok “karşılaşma” yapmaktadırlar. Lalitavajra, batıda Naravarma krallığında Hindular ile majikal güç yarışmasına girmektedir. “Öğretmen bir miktar zehirle birlikte iki dolu şarap kadehi cıva yutmuştur. Yine de etkilenmedi. Kral hayranlık içindeydi.” Budistler bu yarışmayı kazandıysa da sonuçta Müslümanların Hint kıtasını işgal etmeleriyle Hint savaşını kaybettiler, zira on ikinci asra dek Budist Tantra ve Budizm etkin bir şekilde Hint kıtasından silinmişti. Bir bakıma mantralar, aşiret silsileleri ve ilahların birbirleriyle karışmasını içeren Tantra’nın başlarından beri erken simya geleneği sentez getiren bir eğilimi temsil etmekteydi. Simya tanrıları Hint-Budist ayrımındaki belirsiz alanda mekan etmeye başlamıştı: Onuncu asırda Hint şekli belirleneceği Tara ve Aksoobhy; Hintlilerin Sival Lokanatha ile eşleştirdikleri Avalokitesvara; Adinatha ile eşleştirdikleri Vajrasattaya-Adibuddha; Budistlerin Hinduizmden ödünç aldıkları Bhairava, Bhairavi, ve Mahakala, vs. Somut olarak Hint Budizmi belirginliğini ve dolayısıyla kral soylarından aldığı desteği kaybediyordu. Bu durum Müslüman işgaller karşısında ölümcüldü.

Tabii ki, Tantrik özellikli ithal Budizmi Tibet’te günümüze dek süregelmektedir ve Budist simya geleneğinin son halini de Tibet’te görebilmekteyiz. Tibet simyasının ilginç yanı daha erken Taocu yönetmeleri ve modern Hint erotik-mistik tekniklere, dönüşümcü ve iksir simyasının işlemleri ve amaçlarına kıyasla daha yakın olmasıdır. Dışsal simyanın Budizm’den yok olması, Budizmin Hint kıtasından çıkmasıyla aynı zamanı paylaşmaktadır. Bundan dolayı biraz önce atıftan bulunduklarımız dışında 7nci ve 12nci asır arasında Tantrik Budist yolu kuran Siddhacarya’ların herhangi bir simya uygulaması konusunda Tibet literatüründe çok az metin bulmaktayız.

11nci asır Vimalaprabba yorumuyla Kalacakra Tantra bize herhangi bir belirgin Budist simya sistemi hakkında en derin ve kapsamlı görüşü sunmaktadır. Aynı asırda ortaya çıkan Hint “dışsal” simyaya karşın, Kalacakra Tantra geleneğinde altın yapımı olarak tanımladığı metal ve cıvaların işlenmesi “dünyasal” ve alt seviyeli olarak belirtilirken, direkt aydınlamaya yol açabilen “kanal ve rüzgarların” iç simyası dünya üstü olarak tanımlanmaktadır. Vajrayana anlayışında, “simya”, (“Bilgelik” tanrıçası) Prajna’nın ambrosial özü (bdud rtsi) ile Upaya (eril “Pratik Beceri”) karıştırmakla bodhicitta’yı sabitleştirmek anlamına geliyor – somut olarak Tantrik Budist simyanın amacı ölümsüzlük ve bilgelik nektarını üretmektir.

Vajrayana Budist Hindu Tantralardaki gibi dünyanın açılmasını, Şiva ve Şakti’nin birleştirilmesini değil, doğum öncesi orijinal özü, prajna olan sunyata, aydınlanma, Tibet byanchud’da bodhi aramaktadır.

Kargyutpa okulundan Lama Govinda Budist Tantra ve daha cinsel yönlü Hint Tantrik yoga arasında bir ayrım yapmaktadır ve “Prima Materia” (İlksel Madde) arayışıyla Batı Simyasını ruhu serbest kılmak üzere dört elementi eritmeyi öğreten Kali-Kanon’un Kevaddha-Sutta im Digha – Nikaya’dan geldiğini yazmaktadır. Batı gelenekte sıkça görülen başka direkt doğu sembolizmi mevcuttur, örneğin, (Gül Haçlı Hermetist Fludd’da) sağ göz güneşi ve sol göz ayı simgeler. Batı simya rahminde metallerin barındığı ve doğduğu Dünyayı, Büyük Ana Tanrıçayı ululamıştır.

Çin Simyası ve Batı Simyası arasındaki temel fark, ister adi metallerin altına dönüştürmek olsun, ister ham insanın ruhsal yaşamın ve aydınlanmanın saf altınına dönüşmesi olsun, Batı Simyası hep altınla ilintiliyken, Çin simyası öncelikle ya fiziksel yaşamı uzatma, ya da kişisel ölümsüzlüğe erişme amacıyla ölümsüzlük iksiri bulmaya yönelikti.

Onuncu asır Hindistan’da üç belirgin tantrik uygulama şeklini görmekteyiz. Bir yandan, dışsal dönüşümcü ve iksir simyasını hatha yoga ve tantrik cinsel yöntemlerini içeren “içsel” simyayı bir araya getiren tantrik simyanın ortaya çıktığını görürüz. Amacı ölümsüz ama doğa yasalarını aşan somut elmas bedenini üretmektir. İkinci gelişmede, Tibet Budist simyasının amacı ruhsal bir ışık bedeni elde etme olan meditasyon ve ritüelli bir yoga şeklini almasıdır. Üçüncü gelişmede, hatha yoga ve cinsel tekniklerle amacı kutsal bir ses bedeni elde etmek olan meditasyon ve ritüelli bir sistem dönüştüren Hindu Trika Kaula gözükmektedir. Bu yine ortaya çıkan sistemlerinin her üçü, esas bir tantrik sentezin gelişmeleriydi ve ortaya çıktıkları kaynak gibi, kendini ululamayı içeren özgün bireysel yollardı.

Budizm’in Hindistan’ı terk ettiği sıralarda Hindistan birçok açıdan tantrik unsurlarla doluydu ve bir şekilde bazı Budist unsurlar Hindu tantrizme işlenmişti. Bunların arasında birkaç Budist ilah, dört Budist Pitha, bazı Budist söylev ve uygulamalar, ayrıca göreceğimiz gibi aralarında Nagarjuna’nın önemli yer işgal ettiği önemli sayıda Budist öğretmen yer alır. Diğer taraftan, bu önemli dönemde, aralarında her ne kadar husumet ve çekişme varsa da, Budist ve Hindu Tantrizm arasındaki paralellikleri, iki tradisyon arasındaki yakınlığa addedebiliriz. Bu konuda oldukça göz alıcı bir nokta da, Tibet simyasında “kaba fiziksel bedenden asli, ulu özün ayrıştırılıp çıkarılması” ve Bhavabhuti’nin sekizinci asır piyesi Malati-Madbava’da betimlenen Hint Tantrik uygulamada benzerliktir. Burada bir dişi Kapalika tantrika beş bedensel elementlerin özünü (quintessence) çıkararak uçma gücünü elde etmektedir. Burada Hint kutsal veya bilimsel literatüründe ilk kez hatha yoga uygulamasında sübtil bedenin altı enerji merkezinden söz edilir. Belki de rasayana terimin orijinal anlamı burada yatmaktadır: sıvı özün (rasa) “ortaya çıkması.”

Şimdi hatha yoga uygulamalarında altı çakranın en erken gözüktüğü Hindu tantrik okullar pascimamnaya veya Batı Aktarımı ve 1000 yılında yazdığı Tantraloka eserinde her ikisine imalı atıftan bulunan Trika Kaula reformcu Abhinavagupta’dan eski olan Matsyendranath tarafından kurulan Yogini Kaula’dır.

Çakra sayısı yerine göre değişmektedir, bazı sistemler dokuz, on iki ve hatta altısının başın üzerinde bulunan yirmi yedi çakradan söz eder. (Sekoddesa ve diğer tefsirleri içeren) Gubyasamaja Tantra gibi erken dönem Budist eserler bile altı kolu (sadanga) batha yogayı tanımaktadır, ama sadece dört belirgin Budist çakradan söz ederler.

Riyazetli uygulamalarda psikolojik etkileşim için bu dört çakra sisteminin menşei Upanisad’lardaki dört bilinç şekli teorilerine dek inebilir. Samnyasa Upanisad’lardan biri Brahmopanisad erken dönem Upanisad’lar kadar eski değildir, ama bugün bildiğimiz şekliyle Tantrik edebiyatından daha eskidir. Bu Upanisad, Purusa’nın her bir dört bölgede dört farklı hal gösterdiğini yazar, göbek bölgesinde bilincin uyanık hali, boyunda uyku (rüya) hali, kalpte rüyasız uyku ve kafada dördüncü hal Turiya olduğunu yazar. Tson-kha-pa bu görüşe uyumlu olarak şöyle yazar: “İnsan uyuduğu zaman hem rüya, hem de rüyasız hal vardır. Bilincin temeli olan Bodhicitta zamanında, kalpte kalın, böyle bilinç kalpte mekan eder. Rüya halinde bu iki unsur boyunda kalır. Böylece bilinçl boyunda kalır. İnsan uyumadığı zaman, onlar göbekte kalır, böylece bilinci göbekte mekan eder. Eril ve dişil birleştiği zaman, bu ikisi kafada kalır.

Bodhicitta, dört çakranın içinden “orta” damardan aşağı doğru hareket ettiği için, üstteki üç çakra “mağara” ve alttaki çakra bodhicitta’nın düşmemesi veya sızmaması gerektiği “padma”dır. Bodhicitta aynı çakralardan ters yönde geçer, alındaki çakraya, urna-kosa denilen ufak daireye ulaştığı zaman ani bir yıldırım gibi on istikamete hareket eder. Burada Kadüs motifini, Hermetik üstadın gök kubbesini ötesine erişerek sekizinci küreye ulaşması şeklinde yineden görmekteyiz (Sahasrara, başın üstündeki “bin taç yapraklı nilüfer çiçeği (lotüs)).

Bazı tarihi kayıtlara göre Nandi adında bir Budist keşiş Tirumular ile aynı asırda yaşamış olabilir. Yedinci asırın ortalarında Nandi esas yurdu olan merkezi Hindistan’dan deniz yoluyla Sri Lanka ve Güney Doğu Asya’ya seyahat edip 655 yılında Çin’e varmıştır. Sittar geleneğine göre, Nandi’den bile önce simyager Bogar’ın Çin ile oldukça güçlü bağları vardı. Üçüncü ve beşinci asırlar arasında yaşadığı söylenen simyager Bogar, günümüzde simya uyguladığı ve öğrettiği kaydedilen Tamil Nadu’nun Palani Tepelerinde tapılmaktadır. Bogar ile ilgili gelenekler onun Madras’a yerleşmeden önce tıp öğrenmek üzere ilk önce Patna ve Bodhgaya’ya ziyaret eden Çin’den gelen bir filozof olduğunu; veya da Hindistan’a dönmeden önce Çin’e seyahat eden ve orada Kong isminde bir hükümdara simya öğreten Güney Hindistanlı bir Sittar olduğunu anlatır.

Bogar ve Nandi ile ilgili bu kayıtların tarihsel önemleri Hindistan ve Çin arasında erken dönem deniz aşırı karşılıklı alışverişleri kaydetmesindedir. Hindistan’ın Güneydoğu sahili ve Han Çini arasındaki deniz ticaret, Milattan Sonra iyice gelişmişti ve özellikle üçüncü ve sekizinci asırları arasındaki Çin-Hint alışverişin altın çağında özellikle doruk noktaya ulaştı. Bu tabii, ilk kez Budizm’in Hindistan’dan Çin’e ihraç edildiği dönemdir ve az sonra Hint din ve kültürüne belirli Taoist unsuların ilk girmeye başlamıştı.

Çinlilerin Nandi adında bir Hint simyager tarafından ziyaret edildiğine dair herhangi bir kayıtları olmamasına karşın, Hint bilgini Naray Anasvamin’in 649 yılında yakalandığını ve Hayat İksirin sırrını bildiği Çin sarayında rehin tutulduğu yazılır. 646 yılında, Çinliler, dönüşümcü ve iksir simyası hakkında bilgi karşılığında Tao te Ching’in Sanskritçe tercümesini Kamarupa kralına sundular.

Bu alışverişlere dek, Taoist simya deneyleri zaten oldukça sofistike bir seviyeye ulaşmıştı. Burada önemli bir hususa da işaret edebiliriz, Hint simyagerlerin sonra kullanacakları cıvanın neredeyse tamamı Çin’den gelmekteydi. Hint kıtasında cıva rezervlerinin hiç bulunmadığı için, Çin Hindistan’ın en yakın ve en önemli tedarikçisiydi. Dolayısıyla, bu dönemin tarihi kayıtlarının çoğunun Çin’in Hindistan’a simyasal ilaçlar ve bilgi için danışması oldukça ilginçtir. Han imparatorları Budist inancında eğitim talep ederken, ayrıca Hindistan’ın sahip olduğu varsayılan “ölümsüzlük ilacı”nı da talep ettiler.

Ancak, bir yanda Hint din ve bilimleri Çin’de rağbet gördüyse de, aynı şekilde Çin gelenekleri Hindistan’da rağbet görmekteydi. Dahası, Hindistan neyi dağlar üzerinden Çin’e ihraç ettiyse, değiştirilmiş bir şekilde geri dönüyordu ve birkaç asır sonra Hintliler tarafından geri alınıyordu. Bunun esas bir örneği Çin’in Budizm ile birlikte oldukça basit bir şekilde üçüncü asırda aldığı Hint yoga geleneğidir. Ancak o zamanki Taoist Çin çoktan beri “cenin solunumu” ve “dirilik ilkesini besleme” dediği şeyin denemelerini yapıyordu – bu uygulamalar az çok Hint yoga tekniklere eşdeğerdi, ancak Çin kapsamında simyasal sembolizmi taşımaktaydı. “Sarı Nehri ters akmasını sağlamak” denilen Çin menşeili yoga tekniği, idrar borusundan geri çekme veya içsel olarak spermi omuriliğinden yukarıya çıkarmak ilk başlarda Hint Mahayana kaynaklarında görülür, sonrada da Nath Siddha’ların erotik tekniklerde görülür. Gerçekten, Hint Tantra’sı ilk kez Taocu Çin ile irtibat noktalarda gelişti ortaya çıktı. Taoist Cin uygulamalardaki unsurlar beş bin yıl önce haneden öncesinde Sarı Nehrin kıyısında yerleşen Şamanik kabilelere dek geri inmektedir. Şamanik unsurların en bariz bir şekilde Taoculuğa işlendiği Han hanedanda görülür (M.Ö. 206-M.S. 219). Aynı Yueh Şamanları gibi Taoist majisyenler de kötü ruhları kovmak ve şifa vermek üzere sihirli nağmeler ve tılsımlar kullanırlardı. Geçmişi Yueh Şamanlara dek giden şer ve yıkıcı güçlerle savaşmak üzere kullanılan su aynalar, halen günümüzde taocu majide kullanılmaktadır. Burada “kumru” denilen bir genç kız veya oğlan durugörür görevi görür. Bu uygulama Memphis ve Misraim “Mısır Riti”ni kuran Cagliostro tarafından da uygulanırdı. Cagiostro’ya benzer bir şekilde sihirli aynalar özellikle İngilizler tarafından uygulanmıştı. Arkadaşı deniz albayı Francis George Irwin (1828-1893) ile birlikte Cagliostro’nun etkisini İngilizce konuşan dünyaya yaymakta kilit bir isim Frederick Hockley’de (1808-1885) böyle bir sistem görmekteyiz. Hockley, sihirli aynaları içeren sistemine ünlü bir ****** Emma Harding Britten (1823-1899). Britten Madam Blavatsky’nin yakın bir dostuydu, hatta 1875 yılında Teosofik Cemiyetinin kurucuları arasındaydı. Bu konuda benim “Gizli El” yazıma bakınız.

T’aishang chu-kuo chiu-min tsung-chen pi-yao (Fikri Desteklemek ve İnsanları Kurtarmak için Yüce Şahsın Hakiki Cevherleri) eserindeki Yu Adımlarında Semavi Merdivenin Basamakları denilen sağdaki motif dansçıları gökyüzüne kaldırmak için kullanılır. Burada Büyükayı (Ursa Major) yıldızların hareketleri takip edilir, dansçılar dairenin en dış halkasından başlarlar ve içe doğru spiral bir şekilde dönerler, Kuzey Kutbunun ve kuzeydeki Büyükayı yıldızlarda yolculuk yaparlar. Daha sonra bu uygulamalar simya geleneklere işlendi (modernleri dahil, örneğin Mantak Chia’nın Tayland’daki grubu da kafanın ve bedenin değişik parçalarını Büyükayı takım yıldızlarının her bir yedi yıldızlarına iliştirilir). Ayrıca, yeraltı Şamanik yolculuklar bir Han hanedanı Taocusu olan Tung-Fang Shuo’un Çin’in beş kutsal dağın köklerinde yolculuk hakkında yazdığı bir kitap ile Taocu maji ve mistisizmde merkezi bir yer alacaktı. Günümüzde, Taocu seremonilerde bu yeraltı yolculukların unsurlarını bulmaktayız: rahipler halen şer ruhlar tarafından kaçırılan ölmüş ruhları kurtarmak üzere yeraltına girmektedirler.

Sung hanedanı (M.S. 960-1279) içsel simya açısından Çin’in altın çağı sayılır. Bu dönemde içsel simya teori ve pratiği Çin ve dünya tarihinde emsali görülmemiş sofistike bir doruğa ulaştı.

Lu Tung-pin genelde içsel simyanın büyük hamisi olarak tanınır. T’ang hanedenın sonu doğru doğan ve Beş Hanedanlar ve On Krallıklar döneminden erken Sung hanedana dek yaşayan Lu Tung-pin zamanının siyasal durumlarından hayal kırıklığına uğramıştı. Siyasi arayışlarını terk ederek içsel simya sanatını öğrenmek üzere Chung-li Ch’uan adınd abir ölümsüzü dağlara kadar takip etti.

Lu Tung-pin öğretilerini her biri kendi uzun yaşam okulunun kurucusu olan öğrencilerine aktardı. Bunlardan biri Chen Hsi-yi yaratıcı çi-kung tekniklerinden dolayı ünlüydü. Chen Hsi-yi’nun içsel simya teknikleri I-Çing kosmolojisini, Konfüçyüs’ün erdem ideallerini ve enerji dönüştürmenin fiziksel tekniklerini de içeriyordu.

Sung hanedanın içsel simyagerleri arasında Wang Ch’ungyang en çok Konfüçyüsçülük’tan etkilenenlerdendi. Erdem, onur ve diğer Konfüçyüsçu değerler öğretinin önemli yerini işgal ediyordu. Chang Po-tuan, Konfüçyüs davranış kurallarından daha az etkilenmişti. Uzun ömür teknikleri konusunda daha pratikti ve bedeni geliştirmenin erken safhalarında cinsel teknikleri daha elverişli sayıyordu. Wang Ch’ung-yang, aksine cinsel simyayı geçerli saymıyordu.

Eğer Sung hanedanda içsel simyanın önde gelen teorisyen ve pratisyen olarak tanınacak biri varsa o da Chang Po-tuan’dır. Chang (987-1082), Sung hanedanın erken döneminde yaşadı ve Lu Tung-pin’in öğretilerini Liu Hai-ch’an aracılığıyla almıştır. Chang’in eserleri simya metaforları ile doludur: o ocak ve kazan, ateşleme işlevi, yin ve yang’in çiftleşmesi, kurşun ve civanın bileşimi ile altın hapın kristalleşmesinden söz ederdi. Wu-jen p’ien adındaki kitabını Chang Po-tuan yazdığı zaman Wei Po-yang’in halefi olarak görüldü.

Ancak iki simyager arasında bir fark vardır, Wei Po-yang’e göre bedenin dışında bulunan maddelerden iksiri imal etmek mümkündür, oysa Chang Po-tuan’e göre simyasal işlev için bütün gerekli madde ve araçlar bedenin içinde mevcuttur.

Chang Po-tuan’ın içsel simyasında, kurşun ve cıva bedendeki yin ve yang enerjilerin özüdür, ocak alt tant’ien’de üretilen ısıdır ve kazan içsel ısının inceltildiği yerdir, körüklemek nefesi düzenlemek ve alt tan t’ien’in ısısını kontrol etmek anlamına gelir, ölümsüz cenin uzun ömür ve ölümsüzlüğün tohumu olan rafine enerji yumağıdır ve ceninin rahimdeki on ay kuluçka dönemi içsel hapın olgunlaşması için gerekli zamanı gösterir.

Chang Po-tuan’ın içsel simyası Sung hanedan sırasında oluşan Taocu düşünceden bir devrimin parçasıydı. Bu devrimden Zen Budizm ve Konfüçyüs’dan etkilenmiş bir Taoculuk şekli ortaya çıktı. Bu sistem beden ve zihni birlikte geliştirmeyi ve içsel enerjiyi dolaştırmanın fiziksel tekniklerini zihni boşaltma yöntemleriyle birlikte öneriyordu.

Tüm Ejderhaların Büyük Kralı (11nci asır Çin)

İçsel simyanın temel fikirlerine göre, doğmadan önce Tao’nun bir parçasıydık. Şekilsiz ve Tao’dan ayrışmamış olarak doğum ve ölüm, büyüme ve çürümeye tabi değildik. Bu hal içinde şekil, akıl, beden, duyu, duygu yoktur.

Anne ve babanın doğurgan enerjileri bir araya geldiği zaman, Tao’dan enerji annenin rahmine bir cenin oluşturmak üzere çekilir. Cenin, Tao’dan bir kopma, bir ayrışma temsil eder, bir şekil almıştır ve artık Tao’dan ayrı olmayan bir şey değildir. Ancak cenin, anne rahmi içinde henüz dış dünyayla irtibat kurmamıştır. Dolayısıyla enerjisi halen ilksel ve aslidir. Cenin anne rahminde büyüdükçe, ayrışmaya ve gelişmeye devam eder. Şekli tamamlandığı zaman, anne bedeninden çıkış yapıp ayrı bir varlık haline gelir. Dünya ile ilk irtibatında içsel enerjisi üç ayrı kısma bölünür: doğurgan (ching), dirilik (çi) ve ruhsal enerji (şen). Aynı zamanda beden ve akıl birbirinden ayrılmaya başlar. Çocuk bir genç ve sonra da bir yetişkin olunca, enerjiler giderek ziyan olur. Doğurganlık cinsel arzuyla birlikte dışarıya sızar, duyguların gelişimiyle dirilik enerjisi kayba uğrar ve artan zihinsel faaliyetle ruhsal enerji zaafa uğrar.

Normal insanlar sağlıksızlık, yaşlılık ve ölümün sebebi enerji sızıntısından kaynaklandığını bilmezler. İçsel simya uygulaması, enerji sızıntısının yaşamın birçok fiziksel ve zihinsel sorunlarının nedeni olduğunu idrak etmekle başlar. İçsel dönüşümlerle doğumdan önce bize bağışlanan enerjileri tekrar kazanmak mümkün. Sağlık ve uzun ömre ulaşabiliriz ve Tao ile önceki ayrışılmamış birliğe tekrar kavuşabiliriz. Uzun ömür sağlığa kavuşmak ve yaşlanma işlevini yavaşlatmaktır ve ölümsüzlük beden kabuğu öldüğünde ruhun tekrar Tao ile birleşmesini sağlamaktır. Böylece, uzun ömür ölümsüzlüğe erişmek için bir araçtır ve dünyevi ortamda yaşamı uzatmak uygun bir şekilde son yolculuğu yapmak için zaman kazandırır.

Change Po-tuan’ın ölümünden sonra, öğrencileri Eksiksiz Realite Okulunun güney dalını kurdular. Buna muhalif bir kuzey dalı Wang Ch’ung-yang’in öğrencisi Ch’iu Ch’ang-ch’un tarafından kuruldu.

Lu Tung-pin’in diğer bir öğrencisi Eksiksiz Realite Okulunu kuran ve Taoculuğu, Budizmi ve Konfüçyüsçuluğu entegre eden ilk Taocular’dan biri Wang Ch’ung-yang’di

İki Eksiksiz Realite Taoculuk dalı arasında birkaç önemli fark bulunmaktadır. Birincisi, Wang Ch’ung-yang aklı geliştirmeye daha fazla önem verdi ve aklın bedenden önce geliştirilmesi gerektiğini öğretiyordu. Diğer yandan, Chang Po-tuan aksine bedenin zihinden önce geliştirilmesini öneriyordu ve bedeni geliştirmeye daha fazla önem veriyordu. Wang Ch’ung-yang’in Eksiksiz Realite Taoculuğu ruhsal gelişmenin temelini inşa etmek üzere Zen tarzı meditasyon teknikleri kullanıyordu: düşünceleri akıldan boşaltmak, arzuları asgariye indirmek, dışsal koşul ve olaylardan bağlantısız olmak hepsi zihni geliştirmekle ilgiliydi. Diğer yandan, Chang Po-tuan’ın güney okulu sağlık ve uzun ömrü geliştirmek üzere içsel enerjiyi toplama, rafine etme ve dolaştırma yöntemleri üzerinde yoğunlaşmıştı.

Wang Ch’ung-yang için talimin ileri safhalarında verilen fiziksel teknikler zihni geliştirerek başlayan fiziksel dönüşümleri nasıl uygulanacağını öğretmek için gerekliydi. Oysa, Chang Po-tuan için bedeni rafine etmek talimin ileri safhalarında uygulanan meditasyon teknikleri için önceden gerekliydi. Dahası, Wang Chung-yang’ın Eksiksiz Realite Taoculuğu enerji toplamak için cinsel teknikleri kullanmazken, Chang Po-tuan’ın okulu cinsel yogayı, özellikle yaşlı insanlar için enerji tazelemek için erken safhalarda geçerli bir metot olduğunu kabul etmekteydi.

Kuzey Sung sonuna dek, Eksiksiz Realite Okulu özellikle Lung-men okulunun güçlü bir dini organizasyonu vardı. Manastır usluna bağlı, son derece disiplini etkin bir yönetimi vardı, bir manastır ağına ve topraklara sahipti. Çin kabilesinin işgali ve Sung hanedanının kuzey toprakları kaybetmesi Lung-men okulunun gücünü engelleyemedi. Hatta, Sun hükümdar ailesi kuzey istilacılardan kaçarak güneye kaçtı. Kung-men okulu yeni hükümdarların saygısını ve hamiliğini kazandı, Çin krallığında parladı. Kubilay Han Çin kabilesini yendikten sonra Moğullar tarafından beğeni görmeyi devam etti.

Sung hanedanın arta kalan bölgesini korumaya çalıştığı güneyde, durum çok farklıydı. Eksiksiz Realite Taoculuğun güney dalı çökmeye başlamıştı. Siyasal ve sosyal şartlar tapınmalı Budizm, dini Taoculuk ve Konfüçyüsçü ahlakın bir şeklini tercih etmeye başladı. Bu sentez Taoculuğun Faaliyet ve Karma Okulunu doğurdu ve güney Taocu uygulama ahlak ve tapınma üzerine odaklaştı.

Ming hanedanında (1368-1644) popüler din şekillerinin gelişmesi Taoculuk’ta mezhepleşmeyi ve tarikatlaşmayı teşvik etti. Resmi dini seremoniler Semavi Öğretmenler tarafından düzenleniyordu, ama devlet tarafından himaye edilen herhangi bir din yoktu. Ming İmparatorlar doğaüstü veya büyüsel güçlere sahip kişilere önem veriyordu. Dolayısıyla, Ming döneminde birçok Taocu’nun chen-jen veya ermiş varlıklar olarak anıldığını görürüz. Bazıları ünlü Taocu düşünürlerdi (örneğin Wang Ch’ung-yang and Chang Potuan), bazıları da Taocu tarikatların liderleriydi (örneğin Wang Ch’ung-yang’in müritleri), bazıları da münzeviydi (örneğin Chang San-feng).

Ming hanedanı döneminde Çin tarihinde herhangi bir dönemden daha fazla Taocu tarikat türedi. Teori ve pratik konusunda fikir ayrılığı tarikatların oluşmasına neden olabilir, ancak sosyal ve siyasal hava onların varlığını teşvik etmiştir. Esasen Lung-men okulunun yüksek seviyeli bir inisiyesi olan Wu Chunghsu, Lung-men doktrinlerini kabul etmediği için okuldan ayrıldı. Wu’nun içsel simya şekli Zen Budizm, Hua-yen Budizm ve Taocu uzun ömür sanatları içermekteydi, ama Konfüçyüsçü unsurları ve Eksiksiz Realite Okulunun seremonyal ritüellerini dışlamaktaydı. Chi’ing hanedanında Wu Chung-hsu halefi Liu Hua-yang, Wu’nun öğretilerini Shange-ch’ing ruh seyahati fikirleriyle birleştirdi ve Hui-mig ching (Yaşamı Geliştirme Yöntemi) eserini yazdı.

Yüce Taocu Üstat (M.S. 1250, Çin, Liang K’ai)

Maji ve büyünün Ming hanedanında popüler oluşu talismanik (tılsım) majisini beden ve zihni geliştirme yöntemleriyle karıştıran birkaç tarikatın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu garip birleşimden Mao-shan tarikatı ortaya çıktı (Bunu, “yok edilmez bedeni” yaratmak için büyü, talismanik maji ve çi-kung teknikleri kullanan T’ao Hung-ching’in Shang-ch’ing Mao-shan Taoculuğu ile karıştırmamak gerekir). Bu tarikat zamanla Ch’ing hanedan döneminde oldukça güçlü ve etkili oldu, ve bugün bile Mao-shan büyücülerinden korkulur ve saygı görür.

Ayrıca Güney-Doğulu rağbet gören aynı isimde bir Doğulu okul vardı, bu okul sağlık ve uzun ömür için cinsel simya, bedensel hareketler, nefes kontrol ve sessiz meditasyon kullanmaktaydı. Bu okulu yürütenler Chang Po-tuan tarafından öğretilen Eksiksiz Realite Taoculuğun etkisinden faydalandıklarını iddia ederlerdi.

Ming hanedanı gerçekten laik Taoculuğun dönemiydi. Çin dinlerinde din sapkını diye bir kavram olmadığı için, farklı düşünceler bölünmelere yol açtı ve bölünmeler yeni tarikatların oluşmasına yol açtı. Bazı tarikatlar (örneğin Lung-men tarikatı) manastır yaşamı ve bekaret üzerine kuruluydu; ayrıca (Semavi Öğretmenler gibi) evlenmelerine izin verilen rahipler bulunan tarikatlar da vardı. Lung-men tarikatından ayrılan Wu-Liu tarikatı cinsel yoganın kullanımına izin vermiyordu, ama zorunlu bekaret ve manastır yaşamına karşıydılar. Keşiş veya rahip olmayan Mao-shan büyücüleri, majikal sanatlarda talime yardımcı olmak üzere bekaret önerilirdi. Ayrıca Taocu Budist ve Konfüçyüs popüler inançlarından meydana gelen Faaliyet ve Karma Taoculuğu da vardı. Bir tür popüler Taoculuk olan bu hareketin liderleri her türlü sosyal kademeden gelmekteydi.

Ming hanedanın sonuna dek, o kadar fazla Taocu tarikat vardı ki, izlenmesi çok zordu. bazı tarikatlar sadece bir nesil dayandı ve kurucuları ölünce dağıldılar. Bazıları da birkaç nesil devam etti. 1644 yılında, Ming hanedanı yerine Ch’ing hanedanı geçtiği zaman, başka bir Taoculuk şekli ortaya çıktı. Bu Taoculuğa bazen tefekkürlü Taoculuk denilir, çünkü zihni geliştirme yöntemleri üzerinde durdu ve içsel simyayı sadece psikolojik bir olay olarak kabul etti.

Ch’ing hanedanı (1644-1911) geçmişle ilgili her şeyi “eleştirisel bir gözle bakma” dönemini başlattı. “Geçmiş” ise Ming hanedanıydı ve Ch’ing dönemi entelektüel faaliyetinin çoğu Ming hanedanının edebi, sanatsal ve ruhsal eğilimlerini eleştirmekle geçerdi.

Taoculuk’ta majikal ve büyüsel uygulamalara birkaç sebepten dolayı özellikle saldırılmaktaydı:

Entelektüel atmosfer Ming hanedanın popüler ve dini Taoculuğun eleştirisini teşvik ediyordu; mevcut entelektüel eğilim rasyonel olmayan her şeyden (maji, büyücülük, ilahlar ve ruhlara inanmak, hatta içsel simyanın unsurlar bile eleştiriye hedefti) şüphelenmekteydi ve birçok entelektüel dini Taoculuğu ve maji inanıcını Ming hanedanın düşüşüne ve “yabancı” işgalcilerin altında aşağılanmaya sebep olduğunu inanırlardı.

Liu I-ming (173-1821) orta yaşta Taoculuğa dönen bir Konfüçyüs alimiydi. Eksiksiz realite Okulunun Lung-men tarikatına girdikten sonra, kısa sürede tarikatın manastır yaşamı, ritüel ve törensel uygulamalara giderek artan ağırlık. Lung-men tarikatını terk ettikten sonra, bir simyager çırağı olarak Kansu eyaletinde talim gördü, uzun ömür sırlarını öğrendikten sonra bir münzevi oldu.

Liu I-ming’in Taoculuk şekli tefekkürcü Taoculuk olarak tanımlanabilir. Zihni dinginleştirmek, orijinal doğayı anlamak ve sade ve ahenkli bir yaşamı sürdürmek üzerinde odaklanmıştı. Liu I-ming’in fikirlerinin en belirgin özellikleri Konfüçyüs etkisi ve liu’nun içsel simyaya yaklaşımıydı. Konfüçyüsçü etki muhtemelen Liu’nın kişisel deneyimlerinden gelmekteydi: Bir Konfüçyüsçü alim ve kamu yöneticisi olarak kariyerini başladı ve sadece emekli olduktan sonra bir taocu münzevi oluverdi.

Liu’nun içsel simya şekli simya sürecinin açıklaması açısından oldukça özgündür. Liu I-ming’e göre içsel simya psikolojiktir ve simyanın çoğu zihni dönüştürmekle ilgilidir. Tao yaşamak orijinal doğayı yeniden kazanmakla olur ve orijinal doğayı kazanmak gerçek bilgiyi geliştirmekle olur. Gerçek bilgi çoğu zaman bilinç tarafından silindiği için, zihni dinginleştirmek gerçek bilginin gelişmesine meydan vermek için elzemdir. Ateş, su, tatlı nektar, sarı filizler, kurşun, cıva, ejderha, kaplan, ocak ve kazan gibi terimler fiziksel şeylere değil, psikolojik olgulara aittir. Böylece Liu’nun içsel simyasında eril kaplan orijinal zihinde doğuştan varolan iyilik bilgisini temsil etmektedir; dişi kaplan içi gereksiz şeylerle dolu olmayan bir zihnin berrak bilincini temsil eder; tatlı nektar zihin saflığı ve sarı filizler zihin dinginliğini temsil eder. Ocak toprağın esnekliğini, kazan gökyüzünün sabitliğini temsil eder. Ocağı inşa etmek ve kazanı yerleştirmek, üç tan-t’ien’deki içsel enerjileri rafine etmek değil, sabitliği ve esnekliği dengelemekle ilgilidir.

İçsel simyanın psikolojisiyle, beden ve zihnin birlikte geliştirilmesi orijinal doğanın geliştirmesi haline gelmektedir ve fiziksel sağlık ve uzun ömür dingin bir zihnin yan ürünleridir. Bu tür içsel simya, simya süreçlerinin hem fiziksel, hem de zihinsel olduğu Chang Po-tuan ve Wei Po-yang’in içsel simya anlayışından çok farklıdır.

Bir yandan, Liu I-ming’in Taoculuk şekli Taocu içsel simyayı Konfüçyüsçü orijinal doğa, mütevazılık ve denge geliştirme fikirleriyle entegre ederken, Taocu içsel simya ve Budizm’in sentezinden değişik bir taoculuk şekli ortaya çıkmaktaydı. Bu Liu Hua- yang’nin Wu-Liu tarikatıydı.

Liu Hua- yang (1736-1846?), Wu Chung-hsu’nun bir öğrencisinden uzun ömür sanatını öğrenmişti. Wu Chung-hsu önem verdiği Zen meditasyonu içsel simya teori ve pratiklerine işlemişti. Liu Hua- yang, Wu Chung-hsu’nun beden vezihni geliştirme yaklaşımını kabul ederek, en iyi Taocu içsel simya öğretileri olarak kabul ettiklerini Budizm ile entegre eden bir Taoculuk şeklini geliştirdi.

Peking Park’ta Tai Chi, 1966

Liu Hua-yang’in içsel simya sisteminde ölümsüzlük ve Budalığa erişmek aynı ruhsal deneyim için farklı sözcüklerdir. Orta yaşlarında Taoculuğu girişen bir Budist olarak Liu Hua-yang Taocu simya tek başına yaşamı geliştirebilir, ama orijinal zihin geliştiremez. Sadece Budizm orijinal zihin geliştirebilir, ama sağlık ve uzun ömrü geliştiremez. Dolayısıyla onun yaklaşımı, en yüksek ruhsal deneyim erişmek için hem Taocu içsel simyayı, hem de Zen ve Hua-yen Budist meditasyonundan faydalanmak üzerine kuruluydu.

Liu Hua-yang’e göre herkes beden içinde Tao’nun enerjisi olan yaşamın özüne sahiptir. Arzular, negatif yaklaşımlar, duygusal bağımlılık bu enerjinin bedenden sızmasına neden olur, sonuçta sağlık ve ölümsüzlüğün kaybı olur. Eğer zihin dinginse ve arzu ve hırs engellenirse sızıntı durdurulur ve yaşam gücü bedende dolaşır. Sürekli geliştirmeyle, ölümsüzlüğün cevheri olan ruhsal cenin veya orijinal ruh içte büyüme kaydeder. Bu cenin orijinal zihnin bilinci ve bedeni besleyen enerjidir. Belirli bir kuluçka döneminden sonra, ruhsal cenin bedenden ayrılarak değişik varlık alemlerine seyahat edebilen bir ruh bedeni yaratır. Nihai olarak, ruh onu saran kabuktan bağımsız olacak kadar olgunlaşmaktadır. Kabuk ölünce, enerji şeklinde ruh ******* enerjisiyle birleşmek üzere serbestleşmektedir.

Ch’ing hanedan ve cumhuriyet devrinde (1911-1949) birçok tarikat geldi ve geçti. Bazı tarikatların az takipçileri vardı ve varlıkları kurucularının yaşamlarının ötesinde sürmediler. Ama bazılar sosyal kaos, savaşlar ve siyasi değişimlere rağmen halen günümüze dek varlıklarını sürdürdüler.

İnsanın sorabileceği bir soru da: haneden öncesi Çin Şamanların kutup yıldızını önemsemeleri ve Tilak adında bir Hintli araştırmacının “Orion Yıldızı veya Vedalar’ın Kadimliği üzerinde Araştırmalar” (1893) (“Orion, or Researches into the Antiquity of the Vedas”) adlı eserinde ortaya attığı teori arasında herhangi bir bağlantı var mı? Burada yazar Hint kutsal kitapları Vedalarda gökyüzü sadece ekinoks presesyonu ile doğru hesaplanabileceğini göstermiştir, bu şekilde en eski Vedik dönemin M.Ö. 4500 yılında olduğunu sunucunu ortaya koyar, bu da İngiliz alimlerin öngördüğü tarihten çok öncedir.

1897 yılında Tilak editörlük yaptığı gazetedeki (Kesari) İngiliz karşıtı yazılardan dolayı hapse atıldı. Ünlü oryantalist Maz Muller’in yardımıyla mahkumiyetini Vedaları inceleyerek geçirebilmiştir ve erken bir salıverilmeden sonra 1898 yılında bitirilen ama 1903 yılında basılan daha kapsamlı eserini “Vedalarda Arktik Yurt” (“The Arctic Home in the Vedas”) yazmıştır.

Tilak’a göre kadim Hint metinleri güneşin yılda bir kez doğup battığı bir “tanrılar diyarına” işaret etmektedir, bu da en azından yazarlarının Kuzey Kutbundaki astronomik şartları anladıklarını göstermektedir.

Kronolojisi şöyledir: M.Ö. 10.000 – 8.000: son Buz Çağı tarafından esas Arktik yurdun yok edilmesi: buzul çaığı sonrası dönemin başı.

M.Ö. 8.000 – 5.000: Krita Yuga’nın Aditi Dönemi, göç dönemi. Orion öncesi dönemi ile biten Kuzey Avrupa ve Asya’ya göç, İlkbahar noktası (vernal ekinoks) Purnavasu’dadır (İkizler burcu).

M.Ö. 5.000 – 3.000: Orion Dönemi, ilkbahar ekinoksu Orion takım yıldızındadır.

Vedik İlahileri bestelendi. İlk takvim reformu ve kurban sistemi. (Kuzey Çin’deki ilk yerleşmelerle aynı zaman) M.Ö. 3.000 – 1.400: Krittika Dönemi, ilkbahar ekinoksu (Boğa’da). Taittiriya Sambita ve Brahmanas dönemi. Arktik yurt geleneği unutulmaya ve yanlış anlaşılmaya başlar. İlahilerin kalitesi düşer. M.S. 1.400 – 500: Budist öncesi dönem. Sutralar ve felsefi dönem.

Tilak, geleneksel olarak ruhun seçebileceği iki yol Devayana ve Pritriyana’nın özgün bir yorumunu sundu. Ona göre en eski Vedik yılının kutuptaki şartlara uyduğu için sadece iki kısımları vardı, onlara bu isimöler verilmişti ve Tanrıların Günü ve Gecesi ile eşleştirilmişlerdi.

Tilak’in teorisi Batı’ya pek etkilememişse de, (ama yakın tarihte Graham Hancock ve Paul Duval gibi popüler yazarlar ile Batıda yeniden ortaya çıktı, son yazar Orion yıldızının Mısır İnisiyasyon sisteminde ve Gize düzlükte piramidin konumunda oynadığı rolü göstermiştir) Hindistan’da epey yankı yapmıştır. H.S. Spencer 1965 yılında Tilak’ın çalışmalarının gelişmesi olan “Ari Tutulma Devinimi” (“The Aryan Ecliptic Cycle”) yazdığında, Sri Ramaswami Aiyer, o zamanki Hindistan Başbakanı Sri S. Radhakrishnan, Adyar’daki Teosofik Cemiyeti ve Pondicherry’deki Sri Aurobindo Aşramı tarafından destek gördü. Spencer, Tilak’in ötesinde spekülasyonlar yapmakta ve Kuzeyden gelen Arilerin adım adım yurtlarına gelişlerini ve yol ayrımlarını açıklamakta. Örneğin Perslerin (İranlıların) esas Hint göç dalgasından ayrılışları. Onun metodu Tilak’ın yaklaşımını Vedik yazıtlarına değil, Zerdüst yazıtlarına uygulamak. Bunlarla güneşin presesyon devinimindeki yerlerini çıkarmaktadır.

Şamanism ve yıldızlara seyahat unsurları dördüncü asırda Shang-ch’ing Taoculuk sistemine işlendi ve Taocu geleneğinde önemli eserleri etkiledi.

Birçok içsel-simya tarikatı uygulamalarına ritüeller bulundurdular. Taocuların tanıdıkları beş tür Taocu tarikat vardır. Her bir tarikat kökenlerini belirli bir dağ veya manastıra dayandırırlar. Her bir tarikata Taocunun çağırabileceği ruhsal varlık sayısına ve yapabileceği meditasyon türüne göre dokuz yükselme derecesi vardır.

. Yu-cing tarikatı. Yaşam ve meditasyon ritüellerini Sarı Saray Doktrinine dayandıran Mao Shan Taocular.

. Tien-shu tarikatı. Bekaret ve vejetaryenlık içeren disiplinli bir yaşam tarzı uygulayan Budist keşişler olarak yaşayan Ch´uan-chen ve Lung-men Taocular. Bu tarikat Sung hanedanında kurulmuştu.

. Yeşim Taşı Mükemmelliği (Yu-fu) Taocuları Kinggsi’de Lung-hu Shan’dan kökenlidir. Bu tarikata içinde, ayrıca kabul Edilmiş Bir (Cheng-i) Semavi Üstatlar tarikatı olarak bilinen Taiwan’lı Kara-baş Taocular vardır. Onlar Han hanedanın sonundaki Semavi Üstat tarikatı hareketinden geldiklerini iddia ederler. Onların özel ayrıcılıkları kabul edilmiş atanma alan Taocuların derece ve tertiplerini belirleyen ruh varlık isimleri ve çağrılarının listesi “Üç Beş Meng-wai Siciller”ine sahip olmalarıdır.

. Ruh Bulutu (Shen-hsiao) Taocu tarikatı yukarıdaki gruba dahil olmayan ve Kiangsi’de Lu Shan’den gelen bir tür “heteredoks” (kuraldışı) ritüel uygulayan tüm tarikat ve Taocu türlerini kapsamına alır. Lu Shan, medyomik faaliyetlerin yaygın olduğu hem Budist, hem de Taocu manastırların bulunduğu eklektik bir manastır merkezidir. Shen-hsiao ismi Sung döneminden gelmektedir. Bu Taocular toplu olarak Taiwanlılar tarafından “Kızıl-baş” olarak bilinir. Shen-hsiao Taocular diğer tarikatların el kitaplarını satın alarak ve bir üstattan ders alarak kendi tarikatlarında ki derece ve tertiplerde yükselebilirler.

Ayrıca Semavi Dönüm Noktası Tarikatı olarak da bilinen, Hua Shan Ch’ing wei veya Yıldırım Maji Tarikatı da vardır. Yıldırım maji ritüelinde insanlara şifa vermek üzere enerji dalağa yönlendirilir ve orada depolanır. Ritüelde Ursa Major(Büyükayı) takım yıldızının yedi yıldızı on iki trigramın içine yerleştirilir.

Yılıdırm Maji’nin öğrettiği sır, kadim kehanet sistemi Yueh-chien’den kaynaklanan Hayat Kapısı veya trigram’larda Ken’in konumunun değiştiğidir. Aysal takvimin her ayı, günü ve saati için değişiktir. Onun konumunu bilmeden uygun şekilde şeytan çıkarma (ekzorsizm), kutsama hatta meditasyon dahi mümkün değildir. Hayat Kapısı Kutup Yıldızının takım yıldızı Ursa major’un ucunun işaret ettiği konumdur. Taocular, içsel simya meditasyonuyla sızma olabilecek kapıyı sıkı bir şekilde kapalı tutmak isterler, böylece yaşam nefesi, ruh ve dirilik özünü mikrokozmosta tutmaya çalışırlar.

Avrupa’da gnostik okullardan gelen Ortaçağı ve Rönesans simya akımlardan geçen mevcut çok eski kökenli ritüeller daha sonra özellikle on yedinci asırda kurulan Alman okült örgütlerde tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu da bizi tekrar Cagliostro ve “Mısır” Mason ritleri konusunda geri götürmektedir. Hatta günümüzde, İtalya, Fransa, Belçika veya Güney Amerika’da gelişen “Mısırlı” veya Memphis veya Misramim (veya Memphis/Misraim) “intizamlı” (kabul edilmiş) veya “intizamsız” sırf erkeklere açık, sırf kadınlara açık veya karışık en az on rakip masonik rit mevcuttur. Bunlar çeşitli başka ezoterik akımları içermektedir, örneğin Rudolf Steiner’in Antroposofisi (özellikle Hamburg’de bulunan Alman “Mısırlı” locası, zu den drein Rosen an der Elbe), ve Helena Petrovna Blavatsky’nin Teosofik Cemiyeti. Teosofik Cemiyetinin doruk noktasında Charles Webster Leadbeater (1874-1934) Cemiyetin bünyesine azami gizlilik içeren bir “Mısır” riti soktu. Almanya’daki Teosofik cemiyetinin ilk sekreteri, Işığın Hermetik Kardeşliği (Hermetik Brotherhood of Light) hakkında yazdığım “Gizli El” yazımının sonunda ifade edilen fikir katıldı ve sonradan Teosofik Ccemiyete gelişerek artan Budist etkiden uzaklaşarak Batı Ezoterik Geleneği tarafına geçti.

Steiner’in yazılı kaynaklardan veya kendi vizyonları ve durugörü becerilerden ne kadar bilgi eklediği açık değildir, ancak konuşmalarında hakim kanal, du-mei meridyan ve kavramsal kanal, ren-mei meridyanden (“vorder ve hinter grad”) söz ediyor ve ayrıca daha dramatik “Ahriman” ve Lucifer” güçleri hakkında daha dramatik betimleri, ying ve yang ve ortadaki “Kristos gücü Tao özelliklerine uymaktadır. Ahriman’ın insanı önden, Lucifer arkadan, Ahriman sağdan, Lucifer yukarıdan, Ahriman’ın alttan insanı çevrelediğini yazar ve böylece insanın düşünceleri bölünmüştür. Göğüs, beden ortası ve irade ile ilgisi; konsantrasyon sindirim siteminde ve bacaklarda oluşu açıkça içsel simya geleneğin unsurlarına uymaktadır, zira Taocu öğretilerinde ying ve yang enerjilerin birleşmesi bedenin ön ve arkası, sağ ve solu, alt ve üstü ayıran bütün blokları eritmektedir. Bedendeki bloklar eritildiğinde, yın ve yang enerjileri üç kazanda bir araya gelirler.

konu alıntıdır
paylaşımcı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
içsel simya

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı




Powered by vBulletin® Version kapalı
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.


Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp,yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımları iletişim bölümünden bizlere bildirebilirsiniz
Takip et: @lahutiye